Günümüzde sosyal medyada gezinmek, devasa ve ardı arkası kesilmeyen gürültülü bir pazar yerinde dolaşmaya benziyor. Ekrana her dokunduğumuzda karşımıza çıkan manzara hep aynı: "Şu süpürgeyi mutlaka alın", "İşte hayatınızı değiştirecek o kahve makinesi", "Bakın bugün kargodan ne geldi..."
Bizler atölyede gençlerle sensörleri nasıl daha hassas okuruz, kodlarımızdaki hataları nasıl ayıklarız veya hayattaki bir problemi nasıl çözeriz diye kafa yorarken; dışarıda her kullanıcının gönüllü birer reklam tabelasına dönüştüğü sanal bir dünya hızla akıp gidiyor. Geleneksel kültürümüzde doğrudan "görgüsüzlük" diyerek kestirip atacağımız bu "her şeyi sergileme" hali, basit bir heves veya geçici bir moda değil. Gelin bu işin arka planına bakalım. Tabi branşım gereği öncelikle Bilişimci gözüyle başlayalım.
1. Yazılım Gözüyle: Algoritmaların Kusursuz Tuzağı
Bir bilişimci olarak sistemin arka planına baktığımda sosyal medya platformlarının asıl amacının insanların sosyalleşmesi olmadığını çok net görebiliyorum. Bu platformların temel bir hedefi vardır: Sizi o ekranda olabildiğince uzun süre tutmak ve verinizi işlemek.
-
Dikkat Tüccarlığı: Bizim atölyede tasarladığımız otonom robotların yazılımları, robotu belirlediğimiz çizgide veya hedefte tutmak için çalışır. Sosyal medyanın devasa algoritmaları ise insanın "dikkatini" ekranda tutmak için çalışır. Bu sistemler, ekrandaki videonun ahlaki boyutuyla, topluma faydasıyla ya da kalitesiyle ilgilenmez.
-
Gönüllü Pazarlamacılık: Elindeki sıradan bir temizlik bezini bile kameraya tutup öven kişi, kendi hür iradesiyle hareket ettiğini sanırken aslında sistemin kusursuz bir dişlisi olmuştur. Algoritma, o kişiyi bedava içerik üreten ve başkalarını satın almaya teşvik eden bir "veri kaynağına" dönüştürmüştür. Kullanıcı sadece paylaştığını sanır; oysa sistemin asıl sattığı ürün kullanıcının ta kendisidir.
2. Beyin İşleyişi Gözüyle: Neden Vazgeçemiyoruz?
İşin içine biraz da beyin bilimini kattığımızda, bu gösteriş döngüsünün neden bu kadar güçlü bir bağımlılık yaptığını daha net anlarız. Beynimiz "dopamin" adı verilen bir ödül hormonuyla çalışır.
-
Belirsizlik ve Beklenti: Sosyal medyadaki bildirim sistemi, beyin için tam olarak bir "piyango" mantığıyla işler. Hangi videonun çok izleneceği, kimden kaç beğeni geleceği baştan belli değildir. Beyin, bu "belirsiz ödülü" alabilmek için sürekli tetiktedir.
-
Sahte Tatmin: İşte bu belirsizlik, insanın eline geçen en saçma sapan eşyayı bile "belki bu sefer viral olur, çok konuşulur" umuduyla kameraya göstermesine neden olur. Telefondan gelen her bildirim sesi beyne küçük bir dopamin salgılatır. Beyin o sanal alkışı aldıkça sahte bir mutluluk yaşar ve kişi ekran başında tükenene kadar bu döngü devam eder.
3. Psikolojik Açıdan: "Neyim Varsa O'yum" Yanılgısı ve Onay Arayışı
Kamera karşısında sürekli bir şeyleri övme ve sergileme telaşının altında çok daha derin psikolojik boşluklar yatar.
-
Kimlik Bunalımı: Günümüzde ne yazık ki insanlara, ne ürettiğiyle, nasıl bir karakter olduğuyla ya da çevresine ne kattığıyla değil; "neye sahip olduğuyla" ve bunu "kaç kişiye gösterebildiğiyle" değer göreceği inandırıldı. Ekrana tutulan o son model teknolojik alet aslında bir ihtiyaç değil; "Ben de buradayım, benim de param var, ben de bu statüye aidim" diye atılan çaresiz bir çığlıktır.
-
Başkası Adına Yaşamak: Hayatı başkalarına göstermek için yaşayan insan, kendi anının tadını çıkarmayı unutur. İçilen bir kahve, yapılan bir ev temizliği veya kargodan gelen bir kutu; artık iç huzur veya gerçek bir ihtiyaç için değil, "başkaları görsün ve onaylasın" diye kurgulanmaya başlar. Bu da insanı günün sonunda derin bir yalnızlığa ve tükenmişliğe iter.
4. Sosyolojik Açıdan: Mahremiyetin İflası ve Üretimin Bitmesi
Bir toplumda mühendislik, sanat veya bilimsel üretim yerine "tüketim" ve "gösteriş" en değerli şey haline gelmişse, orada ciddi bir kültürel çöküş var demektir.
-
Sürekli Eksik Hissetme (Göreceli Yoksunluk): Bu bitmek bilmeyen reklam ve gösteriş sağanağı, ekran başındaki milyonlarca gençte ve insanda sahte bir "eksiklik" hissi yaratır. Herkes en iyisini yiyor, en güzelini giyiniyor gibi sunulan bu vitrin, izleyenlerde "benim hayatım çok sıradan, ben eksiğim" duygusunu doğurarak toplumsal huzursuzluğu tetikler.
-
Ayıbın Sıradanlaşması: Eskiden büyüklerimizden gördüğümüz, edep sayılan çok ince bir kural vardı: "Olmayanın canı çeker, ulu orta yenilmez, gösterilmez." Bugün ise sahip olunan her maddi şeyin ulu orta sergilenmesi "ilham veriyorum" bahanesiyle masumlaştırılıyor. Mahremiyetin sınırları kalkıyor, görgüsüzlük norm haline geliyor.
-
Tüketim Bataklığı: Toplum olarak gerçek sorunlara kafa yormak, örneğin bir köyün tarımsal sulama problemini teknolojiyle nasıl çözeriz diye düşünmek yerine; "bu haftanın moda ürünü neymiş" diye dertlendiğimiz an, yenilikçi ve üretken düşünceyi kendi ellerimizle boğmuş oluyoruz.
Bizi içine çeken bu gösteriş, sahte onay ve aşırı tüketim sarmalından kurtulmanın tek yolu, hayatımızdaki "dijital dengeyi" yeniden kurmaktır. Teknolojiyi hayatımızın merkezindeki bir "vitrin" olmaktan çıkarıp, tekrar faydalı bir "araç" konumuna geri döndürmeliyiz.
Sürekli tüketen, sergileyen ve başkalarından sanal alkış bekleyen kalabalıklar olmaktan çıkmak zorundayız. Biz eğitimcilerin ve teknolojiye gönül verenlerin en büyük gayesi; aklını kullanan, gerçek dünyada işe yarar sistemler kuran ve sahip olduklarıyla değil, ürettikleriyle var olan nesiller yetiştirmektir.
Çünkü inanın bana; bir ülkenin geleceğini hangi markanın süpürgesini kullanarak hava attığımız değil, o motorların çalışma mantığını kavrayıp, kodlarını yazıp çok daha iyisini tasarlayabilen genç zihinler belirleyecektir.