Son zamanlarda sokaklarda yürürken veya sosyal medyada gezinirken sürekli aynı afişler, aynı reklamlar karşımıza çıkıyor: "Sadece 400 liraya sınırsız pizza!", "Sınırsız dürüm, yiyebildiğin kadar ye!", "Sınırsız tatlı! Tatlı krizine son!"
İlk bakışta cebimizi düşünen, "ne kadar çok yersem o kadar kâra geçerim" hissi uyandıran bu kampanyalar, aslında hem sağlığımızı hem de toplumsal ahlakımızı içten içe kemiren devasa bir yaradır. Bizler atölyede gençlerle bir robot tasarlarken, motorlara ne kadar güç vereceğimizi, sensörlerin ne kadar akım çekeceğini milimi milimine hesaplarız. Çünkü biliriz ki; 5 voltluk bir devreye 12 volt verirseniz o sistem yanar, çöker. Peki, evrendeki en kusursuz makine olan kendi bedenimize neden bu kadar acımasız davranıyoruz?
İnsan vücudu, her bir hücresiyle muazzam bir denge üzerine kuruludur. İhtiyacımız olan enerjiyi alır, işler ve kalanı depolarız. Ancak sınırsız tabelasını gördüğümüzde işin rengi değişir.
Doyduğumuz halde, sırf parasını verdik diye kapasitemizin çok üzerinde yemeye başlarız. Bir oturuşta tüketilen o devasa miktardaki şeker ve karbonhidrat, kan şekerini bir anda roket gibi fırlatır. Pankreas bu duruma müdahale etmek için çırpınırken, damarlarımızda kolesterol tavan yapar.
Bu işletmelerin amacı size kaliteli bir besin sunmak değil, sizi en ucuz maliyetli malzemelerle (bol hamur, bol şeker, kalitesiz yağlar) en kısa sürede şişirip masadan kaldırmaktır. Ucuz yoldan doyduğumuzu sanırken, aslında gelecekteki kalp, şeker ve obezite hastalıklarımızın faturasını bugünden ödüyoruz.
Bu kampanyaların en çok vurduğu yer midemiz değil, beynimizdeki "ödül ve kayıp" merkezidir. Bir mekana sınırsız menü için gittiğimizde artık amacımız karnımızı doyurmak veya keyifli bir yemek yemek değildir; amacımız ödediğimiz paranın hakkını sonuna kadar çıkarmak yani mekanı zarara uğratıp kendimizi kârlı hissetmektir. İhtiyacından fazlasını sırf bedava veya sınırsız diye tüketmek, insandaki açgözlülük duygusunu besler. Masadan nefes alamayacak kadar şişmiş bir halde, ne yedim ama! diyerek kalkmak bir başarı değil, irade yenilgisidir.
İşin belki de en acı boyutu, bizim inancımızda, kültürümüzde nimete saygı vardır. Tabağa yenecek kadar alınır, dökülmez, çöpe atılmaz. Sınırsız mantığıyla masalara yığılan o pizzaların, tatlıların, dürümlerin yarısı yenemez, ısırılıp bırakılır. Göz doymazlığı yüzünden sipariş edilen ve masada kalan o yiyecekler doğrudan çöpe gider. Çöpe gitmese bile tabakta bırakmamak için zorla yenen yemekler çöpe gitmekten farksızdır. Bir yanda temel gıdaya ulaşmakta zorluk çeken insanlar varken, diğer yanda yiyebildiğin kadar ye diyerek tonlarca yemeğin her gün israf edilmesi, toplumsal vicdanı yaralayan devasa bir ahlak sorunudur. Atölyemizde bir parça lehimi, bir parça kabloyu bile ziyan etmemeyi öğretirken; tabak dolusu yemeğin çöpe atılmasını normalleştiren bu sisteme sessiz kalamayız.
Tıpkı dijital dünyadaki gösteriş çılgınlığında olduğu gibi, gıda sektöründeki bu sınırsızlık vaadi de bizi tüketim kölesi yapmak için kurulmuş bir tuzaktır. 400 liraya sınırsız yediğinizi sanırsınız; ancak bedelini damarlarınızdaki tıkanıklıkla, ağırlaşan bedeninizle ve çöpe giden nimetin vebaliyle ödersiniz.
Hayatın her alanında olduğu gibi, beslenmede de mühendislikteki o altın kural geçerlidir: Optimizasyon ve Denge. İhtiyacımız kadarını almalı, israftan kaçınmalı ve bedenimizin ayarlarıyla oynamamalıyız. Unutmayalım; kaliteli, sağlıklı ve dengeli bir yaşam, hiçbir sınırsız menüye sığdırılamayacak kadar değerlidir.